Erzurumlu Aşık Ruhani - Aşık Mustafa Ruhani Hayatı Sanatı ve Eserleri
  Ana Sayfa
  İletişim
  Ziyaretşi defteri
  Aşık Mustafa Ruhani Hayatı Sanatı ve Eserleri
  Şiirleri
  AH AH
  AL
  ALIR GİDER
  ALMA DEDİM
  ANA
  ANAM
  AR YARASIDIR
  ARAMIZDA
  ARARMIŞ
  ARZUM BENİM
  AŞIĞIM
  ÂŞIKLAR
  AŞINAN DAĞLAR
  AYA BENZER
  AZİZ MİLLETİM
  BACI KARDEŞ
  BANANE
  BARIŞ
  BAŞIM
  BAŞIMDA
  BAYRAM SABAHI
  BENDE
  BEN DEMİREM
  BENİ
  BENİM
  BEYAZ
  BİLİR
  BİLMEZDİM
  BİLMEZDİM DÜNYA
  BİR DEFTERİN İÇİNDE
  BİR NEDENİ VAR
  BİRİNDE
  BİR SES VAR
  BİR ŞEY VAR
  BİR ZAMAN
  BİZİ
  BOŞU BOŞUNA
  BU GÖNÜL
  BÜLBÜL
  COŞUYOR YİNE
  ÇANAKKALE’DE
  ÇARE YOK
  ÇOBAN DUYULDU ÜNÜN
  DAĞLAR
  DAR GELİR BANA
  DEDEM KORKUT
  DEMİŞLER
  DERDİMİZ BİZİM
  DESEM KINARLAR
  DEVRİ
  DİVANE
  DİVANE GÖNÜL
  DİYEMEM
  DOĞDURMADI MI
  DÖNMEZ BİR DAHA
  DÜŞÜNCEDİR
  ELLERE KALA
  ELKIZI
  ENDİŞE
  ESEN YELLER
  ESKİDEN
  ERZURUM
  ETME EYLEME
  EYLE BİZİ
  GEÇER
  GEL DE GÖR
  GELME BİR DAHA
  GELİN
  GELİR
  GİDER
  GİDİYOR
  GİTTİ
  GÖNÜL
  GÖRMÜYORMUSUN
  GÖRÜRMÜŞ
  GÖZLERİM
  GÖZLERİN
  GURBET
  GURUP ŞİİRİ
  GÜLDÜM
  GÜLLO
  GÜLÜM
  GÜNLERİM
  GÜN OLUR
  GÜRCİSTANIN GÜZELİ
  GÜZELDİR
  HABERİN OLMAZ
  HADİ BAKALIM
  HAL İÇİNDE
  HALİMİZ
  HANİ
  HAYALINAN
  HİLALİM
  HOP BALA
  HOŞGÖRÜ
  HOŞ OLUR
  HUMAR GÖZLÜ YAR
  IŞIKSIN GÖNÜL
  İÇİNDE
  İHTİRAZ OLUR
  İNCELİRDİM
  İNSAN ZEKÂSI
  İŞTE BEN
  İRADE
  KADIN DÜNYASI
  KALEM
  KAL İÇİNDE
  KALMAYA GELDİM
  KARA KARA
  KARALAR
  KARASU
  KAR ÇİÇEKLERİ
  KARDEŞ
  KARMA KARIŞIK
  KAYBETTİM
  KAZAN KEPÇE
  KINAMA
  KIZMADIM HELE
  KİM NE DERSE DESİN
  KOYUNLAR
  KURBAN
  KUŞ GIRİBİ
  LEYLA BİR ZAMAN
  LEYLİ LEYLİ
  MAZİMİZ BİZİM
  MEKKE - MEDİNE
  MELAHAT
  MERAKSIN GÖNÜL
  MURADIN
  MUTLU AZINLIK
  MÜSTEZAT
  NE BELLİ
  NE FAYDASI VAR
  NE LAZIM
  NENNİ NENNİ
  NE OLUR
  NİHAL
  NİYETİM
  OF ANAM OF
  OĞUL
  OLDUĞU YERDE
  OLDUM
  OLMA
  OLMAZ
  OLUR
  ON KURUŞ
  OY ANAM OY
  PINAR
  PUMPULA
  RÜYAMDA GÖRDÜM
  SABIR MEMESİ
  SEN OLMASAYDIN
  SEN NERDEYDİN
  SENİ GÖRDÜM
  SENİ GÖRÜNCE
  SESİ BAŞKA
  SEVDİĞİM
  SEVGİDİR
  SİSTEM
  SORSUNLAR BENİ
  SOY AĞACI
  SÖKÜLDÜ SELLER
  SÖYLEŞİR
  SÖZÜ HOŞ OLUR
  SU GETİR
  ŞEHRİ KARS
  ŞOKTUR
  TALİHİM
  TÖVBEKÂR OLUN
  TURNAM
  TÜRKİYEM
  TÜRKÜLER
  UCUNDA
  UNUTAMADIM
  UNUTULMASIN
  VARDIR
  VATAN SEVGİSİ
  VAR GÖNÜL
  VAY BENİ BENİ
  VAY LE VAY LE
  YANİ Kİ YANİ
  YANİ NE
  YARAMI DAĞLAR
  YARDIM ET YA RAB
  YAYLA GÜZELİ
  YAYLALAR
  YAZDIM
  YOK BENİM
  YOKTUR
  ZAFER HAFTASI
  ZITTIR

 

ÂŞIK MUSTAFA RUHANİ
HAYATI VE SANATI
 
            Âşık Mustafa Ruhani, 1931 yılında Erzurum'un Tortum ilçesine bağlı Aşağı Sivri köyünde dünyaya gelmiştir. Asıl adı Mustafa Temel'dir. Babası, aynı köyde çiftçilikle uğraşan, nalbantlık, duvar ustalığı, hızarcılık gibi işlerle de uğraşan Ahmet, annesi ise Ayşe Hanım'dır. İkisi kız, dördü erkek olan altı çocuklu ailenin ikinci çocuğudur.
            Çocukluk yıllarında köy imamından Kuran dersleri almaya başlayan Mustafa, bir süre sonra Kuran'ı ezberlemek için çaba harcamasına rağmen tamamlayamaz. Köyünde okul olmadığı için ilkokul öğrenimini yapamaz, ancak daha sonra arkadaşlarının yardımıyla yeni harfleri öğrenir.
            O yıllarda Mustafa’nın amcası Mehmet'in otururken, çalışırken sıkça okuduğu, mırıldandığı iki şiir vardır ki bunlardan birisi;              
                                   Şol cennetin ırmakları
                                   Akar Allah deyu deyu.
Mısralarıyla başlayan Yunus Emre’ye ait şiirdi, diğeri de Narmanlı Aşık Sümmani'ye ait olan ve
 
                                   Arzu maksuduma, firkat ahıma
                                   Nöbet geldi varmadan mı gideyim.
                                   Yüzüm sürüp bu dem adil şahıma
                                   Derde şifa sormadan mı gideyim.
 
Dörtlüğü ile başlayan şiiridir.
            Bu şiirleri amcasından sıkça dinleyen Mustafa'da şiire karşı bir sevgi ve tarif edilemez bir ilgi uyandırır. Şair; kendisinin şiirle olan ilk temaslarının böyle başladığını, “Ben de bu tür şiirleri söyleyebilir hale gelsem.” diye çok niyazda bulunduğunu, tenhalarda ağlayarak dolaştığını ifade etmektedir. Bunlar, çocuk ruhunun estetik kaygılara bürünerek dışa yansıyan, ama adı konulamayan ilk ve basit düzeydeki arzulardır.
            Bu şiirleri dinleyen ve ruhunda bazı kıpırdanmalar hisseden Mustafa; o dönemlerde sıkça rüya görmeye başlar. Günlerce süren bu rüyalarında nurani bir adam gelerek Mustafa'ya uzun bir elbise giydirmeye çalışır, onu uzaklara, dağlara çıkarır, kitaplarla dolu olan bir eve götürür ve güzel bir kız ile görüştürür.
 
            Henüz 10 yaşını idrak etmiş olan küçük Mustafa, 1941 yılının Mayıs ayında eline geçirdiği bir dinamit kapsülü ile oynarken kapsülün patlaması sonucunda sol gözü ile sağ elinin üç parmağının uç kısımlarını kaybeder. Ulaşım imkânlarının yetersiz olduğu o günlerde kağnı ile Erzurum'a getirilir ve Numune Hastahanesi’nde bir süre tedavi gördükten sonra köyüne götürülür. 1943 yılında sağ gözünde de rahatsızlık hisseden Mustafa, tedavilerden sonuç alamaz ve sağ gözünün görme yeteneğini de büyük ölçüde kaybeder.
            Bu olaydan sonra Mustafa'da belirgin bir biçimde içe kapanma görülür. Organlarından birini kaybetmenin üzüntüsüne hastahane kapılarında acılarla geçirilen günlerin sıkıntısı eklenir. Yoksulluk içinde kıvranan bir ailenin çocuğu olarak bunlara katlanmak zorunda kalır.
            Hayatının akışını değiştiren dinamit kazasından sonra büyük acılar çeken          Mustafa, ilk gençlik yıllarında da rüyalarında nurani adamın tanıştırdığı kız ile görüşmeye devam eder. Bir hayal perisine benzettiği sevgilisinin aniden gözden kaybolması üzerine “hani ne oldu, nereye gitti, o bir ruh muydu?” diye sorunca nurani adam Mustafa'ya “senin adın Ruhani olsun” der.
            Bu dönemlerde tenhalarda gezmeyi alışkanlık haline getiren Mustafa, zaman zaman gözyaşlarını tutamayarak Allah'a yalvarır ve âşık olmak, Sümmani'ler, Yunus'lar gibi şiir söylemek istediğini belirtir. Bazen basit düzeyde kafiyeler meydana getirerek ahenkli sözler söylemesi, birkaç mısralık kırık dökük şiir denemeleri yapması, komşusu olan Haydar Çavuş'un dikkatini çeker. Âşık tarzı şiir geleneğini bilen ve eski âşıklara ait çok sayıda şiiri ezberlemiş olan Haydar Çavuş, Mustafa ile ilgilenir ve ona yardımcı olur. “Ben bir mısra söyleyeyim, sen de ona uygun kafiyeli bir mısra söyle” diyerek onu yönlendirir. Mustafa'ya bir tahta parçasından basit bir saz yapılır, Halil Polat adlı komşunun askerlik dönüşünde getirdiği ince telefon telgraf telleri bağlanır. Böylece onun oyalanabileceği bir çeşit oyuncak ortaya çıkar.
Saza benzeyen bu alet eşliğinde çeşitli türküleri mırıldanan ve kendiliğinden de bazı şiirler söyleyen Mustafa, çevresinde âşık olarak tanınmaya başlar. Zamanla çeşitli düğünlere, eğlencelere çağrılır, ancak henüz ileri düzeyde saz çalamamaktadır. Tortum'un Bağbaşı köyünde oturan ve Ayazi mahlasıyla şiirler söyleyen Muharrem Usta'nın Aşağı Sivri köyüne yaptığı bir ziyaret, Ruhani için ele geçmeyecek bir fırsat olur. Muharrem Usta Ruhani’ye saz çalma ile ilgili genel kuralları öğretir.
            Amcasının, komşusu Halil Çavuş'un ve Bağbaşı köyünden Muharrem Usta'nın katkılarıyla âşıklık sanatına iyice ısınan Mustafa'nın bir başka
 
 
Proble mi daha vardır. Babası onun saz çalmasını ve şiir söyleyerek aşık gibi tanınmasını istememektedir. O, Mustafa'nın fazlaca duygusal bir kişilik kazanarak derbeder bir hayata düşmesinden korkmaktadır. Akrabalarının ve komşularının ısrarı ile babası ikna edilir. 19–20 yaşlarında iken aile büyüklerinin de hazır bulunduğu bir anda uygun ortamın oluştuğunu anlayan Mustafa, sazını alarak babasına hitaben şu şiirini söyler:
 
                        İzin ver elime alayım sazı
                        Mızrabım dokunsun telime baba.
                       Dağladı sinemi hasretin közü
                        Baksana savrulan külüme baba.
 
                        Sevda beni gelir tutar huy gibi,
                        İki gözüm yaş döküyor çay gibi,
                        Doğrulamam eğilmişim yay gibi,
                        Felek tekme vurdu belime baba.
 
                        Ruhani'yim oldu yolum dolaşık
                        Aşkın şerbetinden içtim bir kaşık
                        Hem yaralı hem yaslıyım hem âşık
                        Bırak beni kendi halime baba.
 
            Bu, Mustafa Ruhani'nin dörtlükler halinde hece vezniyle söylediği ilk şiiridir. Babasının nezdinde ve aile içinde de meşruiyet kazanan âşıklık, bundan sonra Mustafa için bir meslek haline gelir. Rüyasında gördüğü nurani adam tarafından verilen Ruhani mahlası ile şiirler söylemeye devam eder. 1955 yılının bir Haziran gününün sabah saatlerinde sazının bakımıyla uğraşırken kısmen görebilen sağ gözünün aniden karardığını hisseder. Odanın pencerelerine bir perde çekildiğini zannederek dışarıya çıkar, yine bir şey göremediğini anlar. Tekrar içeriye gelir ve bir süre ağladıktan sonra şu şiiri söyler;
 
                       Tül perde zannettim ilk bakışımda.
                        Bir örümcek penceremi ağlarken.
                        Nurlu güneş sen kararma karşımda
                        Kader benim gözlerimi bağlarken.
 
                        Bir ağır yaraya düştüm elaman,
                        Yerinden üzemez hiçbir pehlivan.
                        Kurtlar kuşlar bile kurdular şivan,
                        Felek beni sitem ile dağlarken.
 
                        Ben derdimi döksem dayanmaz yürek
                        Ne yaprak yeşerir, ne açar çiçek.
                        Ne kuşlar ötüşür, ne uçar sinek
                        Ben çekilip bir köşede ağlarken.
 
                        Seyhan, Ceyhan akmaz Fırat mı yürür,
                        Murat geri teper Dicle de kurur,
                        Kızılırmak coşmaz Sakarya durur,
                        Ruhani'nin gözyaşları çağlarken.
 
            Mustafa Ruhani, ilk karşılaşmasını Aşağı Sivri köyüne gelen Narmanlı Âşık Divani ile yapmıştır. Daha sonra çok sayıda âşıkla karşılaşma fırsatı bulmuştur.
            Başta Konya Âşıklar Bayramı olmak üzere Türkiye'nin birçok ilinde düzenlenen âşık toplantılarına ve yarışmalara katılan Ruhani, bu toplantılarda kendini kanıtlayarak çeşitli ödüller almıştır. Yurt dışında da çeşitli programlara katılmış, Almanya, Belçika, Hollanda ve Fransa'da programlar yapmıştır.
Âşık tarzı şiir geleneğinin gelecek kuşaklara aktarılması için çaba harcayan ve her fırsatta genç meslektaşlarına tecrübelerini aktaran Ruhani, yetiştirdiği çıraklarıyla da geleneğe katkıda bulunmuştur.
Saz çalma ve hazırlıksız şiir söyleme yeteneği çok güçlü olan Ruhani, aynı zamanda iyi bir hikâye musannifi ve anlatıcısıdır. Kendi tasnifi olan Nergis Hanım, Yetim Esma, Yusuf Çavuş ve Zülbiye Hatun hikâyelerinin yanı sıra klasik halk hikâyelerinden birkaçını ve son dönemlerde anlatılan hikâyelerden bazılarını da bilmektedir.
            Mustafa Ruhani iki kez evlenmiştir. 1958 yılında gerçekleştirdiği ilk evliliğin altıncı ayında iken eşini kaybetmiş, 1961 de ikinci kez evlenmiştir. Ruhani'nin 3 kız, 1 erkek çocuğu vardır. Halen Erzurum'da ikamet etmekte olan Ruhani, çeşitli âşık toplantılarına katılarak sanatını icra etmektedir.
 
 
Haluk Yaşar TEMEL
 
 
 
 
 
 
 
Bugün 15 ziyaretçikişi burdaydı!
Bu web sitesi ücretsiz olarak Bedava-Sitem.com ile oluşturulmuştur. Siz de kendi web sitenizi kurmak ister misiniz?
Ücretsiz kaydol